GENÇLER SİZ TÜRKİYESİNİZ;

 

 

Bugün aramızda bulunan Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden’ e hoş geldiniz derken,

 

Müdürümüz Sayın Adnan Ersan’a,

Sayın öğretmenlere saygılarımı sunar,

Siz gençleri,sevgiyle selamlarım.

 

Sevgili gençler, sizlere hemen şunu söylemek isterim ki, sizler çok şanslısınız.

Harikulade bir okulunuz,

Aklı ve yüreği ile Atatürkçü bir Müdürünüz,

Size çok şeyler vermeğe hazır bilgili ve yetenekli öğretmenleriniz var.

Bunların kıymetini çok ama çok iyi bilin.

Bu okulu bitirip,şimdi oturduğunuz şu sıraları gelecekteki arkadaşlarınıza bırakırken yaşadığınız tüm güzellikleri onlara aktararak buradan başarı ile ayrılın.

 

Bugün 9 Kasım, yani Yüce Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 71 yıl öncesinin arifesi.

Bugün, bu büyük insanı her günkünden daha çok özlüyor,daha çok arıyor ve daha çok anıyoruz.

 

ÖZLÜYORUZ,

ANIYORUZ,

ARIYORUZ.

 

Çünkü zor ve sıkıntılı günler yaşıyoruz.

Şayet O’nun dün bizlere, bugün sizlere emanet ve armağan ettiklerine dört elle sahip çıkıp,O’nun gösterdiği yolda hiç sapmadan yürüseydik, uygarlığı  O’nun gibi içimize sindirebilseydik, bugünkü sıkıntıları hiç şüphe etmiyorum ki yaşamak durumunda kalmazdık.

 

Sevgili Gençler, siz Türkiyesiniz

Sizler Türkiye’nin geleceğisiniz.

 

Sizler ne kadar çalışkan olursanız, Türkiye o kadar üretken ülke olacaktır.

 

Sizler ne kadar vatansever ve cesur olursanız, Türkiye o kadar kendine güvenen bir devlet olacaktır.

 

Sizler ne kadar kültürlü ve bilgili olursanız Türkiye uygar ülkelerin en önünde yer alacaktır.

 

Sizler ne kadar Yüce Atatürk’ün bizlere armağan ettiği Laiklik ilkesine sahip çıkarsanız, anneleriniz gelecekteki eşleriniz, çocuklarınız uygarlığın nimetlerinden o derece istifade edeceklerdir.

 

Sizler yarının Türkiyesini yönlendirecek konuma geldiğiniz zaman,yüreğinizden Atatürk sevgisini eksik etmeyin.

 

Aklınızdan  O’nun düşüncelerini çıkarmayın.

 

Çünkü O sizi başarıya ve refaha götürecektir.

Sizler Atatürk’ün düşüncelerine ve devrimlerine ne kadar sahip çıkarsanız Türkiye o nispette kazanacaktır.

 

Yüce Atatürk ne diyor: TÜRK,ÖĞÜN, ÇALIŞ,GÜVEN.

 

“NE MUTLU TÜRKÜM” diyerek öğüneceksin.

 

ÇALIŞ diyor:

Niçin?

Çalış ki verimli olabilesin,

Çalış ki üretebilesin,

Çalış ki  başarılı olabilesin.

 

Türklüğü ile öğünen,

Çalışkanlığı ile üretken olan,

Başarısı ile toplumunu yücelten bir milletin GÜVENMESİ kadar doğal ne olabilir ki.

 

Gençler !

Safsata ve hurafenin,bilimin önüne geçtiği her toplumda uygarlığın,eski adı ile medeniyetin izlerine rastlamak mümkün değildir.

Oysa bilimin ve ilimin egemen olduğu toplumlar, uygarlığın nimetlerinden en fazla pay alan toplumlardır.

 

Neden?

Çünkü başarı inançla değil, bilimle elde edilir.

 

Şöyle başınızı çevirin ve dünyadaki ülkelerin konumlarına bakın.

İnançla idare edilen ülkelerin uygarlık seviyeleri ile bilimi, ilimi hazmetmiş ve kendine yön edinmiş ülkelerin uygarlık seviyelerini mukayese edin.

 

Bugün belki yeraltı veya yer üstü zenginlikleri dolayısıyla, bazı ülkelerin belirli bir kesimi refah için de yaşıyor olabilir.Fakat bu durum bütün bir milletin, refah ve mutluluk içinde olduğu anlamına gelmediği gibi, bu topluma uygar toplumda denemez.

 

Çalışmadan ve emek vermeden elde edilen gelirin devamlılığı sonsuz değildir.İlimi kendilerine rehber edinmemiş,çalışmayan,üretmeyen ülkeler bugün değilse bile yarın bir başka ülkenin boyunduruğu altına girmeye mahkumdurlar.

 

Oysa çalışarak, üreterek elde edilen gelir, hem çalışanı hem toplumu yücelttiği gibi,sizi ve sahip olduğunuz toplumu bir başka ülkenin boyunduruğundan da korur. İşte Yüce Atatürk “HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR” derken bunu vurgulamıştır.

 

Belki biraz kabaca bir misal olacak ama sizin daha iyi anlayabilmeniz için bir misal vereyim:

Uygar toplumlarda hastalıkların tedavisi ya  ilaçla, o da yetmezse ameliyatla yapılır.Safsata ve hurafenin egemen olduğu toplumlarda ise genellikle ilacın yerini üfürük, ameliyatın yerini ise muska alır.

 

Bugün Türkiye ve Türkler olarak istemesek de, bir takım sıkıntılar yaşıyoruz.

 

Ne var ki, Türkiye ve Türkler benzersiz sıkıntıları 1919/1922 yılları arasında da fazlasıyla yaşadı.Bu tarifsiz sıkıntılar, eşsiz bir önderin liderliğinde ve inanılmaz mucizeler yaratılarak hem iç hem de dış düşmanlara karşı olağanüstü bir zafer kazanılarak aşıldı.

 

37 yaşında ve 1.68 boyunda gencecik bir General, İsmet Paşa sivil elbisesini giyip gittiği Lozan’da Türkiye’nin bağımsızlık belgesi olan Lozan Anlaşmasını imzaladığı zaman, dünya bu gerçeği hala şaşkın bakışlarla izliyordu.

 

Lozan Anlaşmasının imzalanması ile Atatürk ve arkadaşları bir başka zafere, bir başka başarıya imza atıyorlardı. Bu zaferin adı da Genç Türk Devleti’ni uygar ülkeler seviyesine çıkaracak olan “Devrimler”di.

 

Şüphesiz Atatürk ve kadrosunun bu devrimleri gerçekleştirilebilmesi için, önlerinde aşılması gereken dağlar gibi sorunları vardı.

 

Neydi bu sorunlar?

Harpten yeni çıkmış,

Parası, pulu olmayan,

Devlet dairelerinde çalıştıracak yetenekli ve tecrübeli elemanı bile olmayan,

Fakir ve harap bir ülke.

Savaştan ve savaşmaktan bıkmış,yoksul,yorgun bir halk.

Alt yapısı, ulaşımı ve hiçbir sosyal tesisi olmayan bir ülke.

 

Savaşın getirdiği acıların izleri henüz silinmeden, Genç Türk Devletinin temellerini oluşturacak devrimler hızla başladığı ve 15 yıl gibi inanılmaz bir zaman parçası içinde gerçekleştirildiği zaman, yapılanların hiçbirine inanmak istemeyenler, inananlardan çok daha fazlaydı.

 

Sevgili Gençler,

Mustafa Kemal Paşa’nın hem Kurtuluş Savaşı sırasında hem de Devrimleri yaparken mucizeler yarattığını söyledim.

Neydi bu mucizeler.

Mustafa Kemal Paşa,18 Kasım 1918’ de Alman Mareşali Liman von Sanders’ten Yıldırım Orduları Komutanlığı görevini alırken, Alman Mareşalinin sorduğu suallere verdiği cevapları gerçekleştirmek mucize değil de nedir?

 

Belki hepiniz o görüşmenin konusunu biliyorsunuzdur ama müsaade ederseniz kısaca tekrar edeyim.

 

Mustafa Kemal Paşa, 18 Aralık 1918’ de Adana’da bir Ermeni evinden devşirme Alman Karargahında, Alman Mareşalından görevi teslim alıp kapıdan çıkarken Mareşal Liman von Sanders Mustafa Kemal’e şöyle der:

 

 

-Paşam, görüyorum ki bir takım konular hakkında çok kararlısınız. Ancak bu kararlılığınızı gerçekleştirebilmek için ordunuzun olması gerek. Oysa ORDUNUZ yok.

 

Mustafa Kemal cevap verir:

-Kurulur.

 

Mareşal biraz da tebessümle devam eder:

-Paşa Hazretleri diyelim ki orduyu kurdunuz ama savaş PARA işidir. Paranız da yok.

Mustafa Kemal Paşa anında cevap verir:

-Bulunur.

Alman Mareşali biraz şaşkın, biraz da alaycı bir ses tonu ile üsteler:

 

Paşam, diyelim ki orduyu kurdunuz,parayı da buldunuz ama DÜŞMAN çok.

Mustafa Kemal Paşa o alev alev yanan gözlerini Mareşalin madalyalarla dolu üniformasında gezdirdikten sonra cevabını verir:

-Yenilir.

 

Evet,Mustafa Kemal Paşa dediğini yapar.Orduyu kurar,parayı bulur ve düşmanı yener.

Şimdi sizlere sorarım,bu mucize değil de nedir?

 

1919 yılında Karaköy’den Kadıköy’e geçmek İngilizlerin vizesine ve müsadesine bağlı iken köhne bir vapurla Samsun’a çıkmak bir başka mucize değil midir?

 

26 Ağustos 1922’de saat sabah 4:30’da başlayıp 30 Ağustos akşamı düşmanın Akdeniz’e dökülmesi ile kazanılan Başkumandanlık Meydan Muharebesi için ne demeli?

 

Yüzellibin kişilik aç, susuz,yorgun üstünde kendi ağırlığı kadar yükü olan gencecik vatan evlatlarından oluşan bir orduyu 10 gün içinde 550/600 kilometre yürüterek savaş alanına getirebilmek,

Bu orduyu hiç dinlendirmeden 8 gün sürecek bir savaşa sokmak ve bu savaştan da zaferle çıkarmak.

Sizce bunun adı nedir?

 

Büyük Taarruzun her anı bir mucizedir.

Posta görevlisi Hayrettin’den, Simavlı Dursun’a- Karadeniz uşağı Osman’dan, Balıkesirli Murat Çavuş’a kadar hepsi yaşamlarının baharında birer birer toprağa düşerken bu savaşta harikalar yaratmışlardır.

 

Posta görevlisi er Hayrettin savaştan önce köyünün müezzinidir.25 Ağustos 1922 günü, dudakları yakan Ağustos sıcağı, yerini gölgeli bir akşam serinliğine bırakır. Hayrettin hemen oracıkta yarısına kadar suyla dolu bakır matarasına abdest almak için el atar. Oysa cephede o günlerde bir damla su zemzem kadar kıymetlidir. Gönlü razı gelmez.Toprağı eşeler,arkadaşlarının kanıyla sulanmış bir avuç toprağı kuru ve güneş yanığı iki elinin arasına alır, içinden mırıldandığı dualarla teyemmüm( suyun bulunmadığı yerde toprakla abdest almak) eder.

 

Sonra üstündeki yaprakları düşmesin diye, adeta onları dalları ile kucaklarmış gibi duran yaşlı bir ağacın tepesine bir panter çevikliği ile çıkar. O anda bütün bir gün şehitleri için ağıt yakan, için için ağlayan Sakarya Ovası, sihirli bir elin işaretiyle susmuş, derin bir sessizliğin içine gömülmüştür

.

Hayrettin öne derin bir nefes alır, nemli gözlerle şöyle bir etrafına bakınır, yavaş yavaş sağ elini kulağının üzerine götürür…

 

Hayrettin’in o akşam okuduğu sadece ezan değildir.

Bu bir feryattır.

Tanrı’ya yalvarıştır.

Günlerdir sağında solunda bir bir düşen arkadaşları için yüreğinde biriken acının seslendirilişidir.

 

Gençler, şüphesiz hepiniz biliyorsunuz:

Yavuz Sultan Selim; 29 Ağustos 1516 yılında Mısır’a yaptığı sefer sırasında Halife ünvanını da alarak İstanbul’a dönmüştü.O tarihten sonrada Osmanlı toplumu hem padişahın hem de halifenin kulu oldu. 4 asır bir sülaleye kul olmuş ASİL,ÇALIŞKAN VE ZEKİ TÜRK toplumunu , onun bunun kul’ u olmaktan kurtarıp ülkesinin bireyi haline getirmek mucizenin ta kendisi değil midir?

 

Ya 600 sene sağdan sola yazmış bir toplumu, üç ayda Latin alfabesine alıştırmak ve ona soldan sağa yazmayı öğretmek mucizeden başka nedir ki?

 

Laiklik ilkesini getirip,din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak,

 

Türk anasının yüzünden peçeyi kaldırıp, kafasından kara çarşafı çıkartmak, medeni kıyafet getirmek,

 

Okkanın yerine kiloyu,

Arşının yerine metreyi,

Pazarın yerine cumayı getirmek,

Türkçe ezanın okunmasını sağlamak mucizeden de öte değil midir?

 

Ya bugünün medeni ülkeleri olan Fransa ve İsviçre, 1950’li yıllarda kadınlara seçme ve seçilme hakkını verirken, Mustafa Kemal’in 1934’ de bir kanunla kadınlarımıza bu hakkı vermesine ne dersiniz?

 

 Burada yeri gelmişken size Mustafa Kemal ‘in Konya’yı ziyareti sırasında yaşanan bir olayı anlatayım.

Mustafa Kemal paşa  Konya’ya yaptığı ziyaret sırasında, karşılayanlar arasında sakalı göğsünün altına kadar uzanmış,mahalli kıyafeti ile dikkat çeken yaşlıca bir adam görür. Paşa yanındaki Konya Valisi Kazım Müfit Bey’e adamın kim olduğunu sorar.

 

Vali:

-Paşa hazretleri,kendisi Şıh’tır. Çevrede hatırı çok da geçer der.

Paşa, bunun üzerine adamı yanına çağırtır. Şıh’ın halini hatırını sorduktan sonra:

-Bak efendi,imanın ölçüsü, sakalın uzunluğunda değildir,insanın yüreğindedir.Peygamber efendimizin de sakalı vardı.Ama böyle uzun değildi.Şu sakalın boyunu kısaltsan.

Paşa eli ile de boynunun hizasını gösterir.

 

Şıh:

Emriniz olur paşam der.

Aradan zaman geçer.Gazi Konya’ daki olayı unutmaz.Konya valiliğinden,Şıh’ın sakalını kesip kesmediği sorulur. Valilikten gelen cevap, Şıh’ın sakalını kesmesi şöyle dursun daha da uzattığı yönündedir.

Verilen cevap üzerine Gazi,Konya valiliğine şıh’ a verilemek üzere bir telgraf çektirir.

Şıh telgrafı aldıktan sonra ilk işi sakalını kemsek ve kıyafetine çeki düzen vermek olur.Kısa bir zaman sonra da Paşa’yı ziyaret etmek için Ankara’ya gelmek istediğini bildirir.

Gazi Şıh’ı Ankara Ziraat Mektebindeki odasında kabul eder. Şıh kesilmiş sakalı ve medeni kıyafeti ile Paşa’nın dışında herkesi şaşkına çevirir. Şaşkına dönenlerden birisi de, Gazi’nin Konya ziyareti sırasında yanında bulunan ve şıh’ı sakalı ve yerel kıyafeti ile gören Konya milletvekillerinden Hoca Hüseyin Efendi’dir.Hoca efendi şaşkınlığını gizleyemez ve Gazi’nin iznini aldıktan sonra sorar:

 

-Paşa Hazretleri, bu adam sakalını kesmek şöyle dursun,sakalına dokundurtmazdı. Nasıl oldu da Şıh’ın sakalını kestirttiniz?

Gazi kısaca cevap verir:

 

-Manisa’ya Vali tayin ettim.

 

Karşılıklı görüşmeden sonra Şıh, Gazi’nin huzurundan ayrılırken,Paşa’nın yaverini Şıh’ın eline bir mektup sıkıştırır.

Gazi, Şıh’a yazdığı mektupta şöyle der:

 

“Sakalınızı kesip ,medeni kıyafet giymenize ve imanın sakalın uzunluğunda değil  yürekte olduğunu anladığınıza sevindim.Ancak  Valilik konusuna gelince:Bugün bir ikbal ve makam için kırk yıllık sakalından vazgeçen, yarın milletin hak ve hukukunu da şahsi emellerine tercih edebilir.Sizi böyle bir durumla karşı karşıya bırakmamak için Valilik görevinizden azlediyorum.

 

Gençler!

Atatürk sadece bir kahraman,sözüne güvenilir bir devlet adamı,milletini her şeyin üstünde seven bir vatanperver değil aynı zamanda bir Robes Pierre,bir Jean Jack Rousseau gibi düşün adamı idi.

Fakat O’nu yücelten öyle bir başka özelliği vardı ki,bu özelliğini belki ilahlar bile kıskanıyordu.

Neydi bu özelliği:

İLERİ GÖRÜŞLÜ BİR DEVLET ADAMI OLMASIDIR.

 

Bakın Gençler,

Size belki de şimdiye kadar hiçbir yerde okumadığınız ve belki de hiçbir kimseden duymadğınız Yüce Atatürk’ün 9 Haziran 1936’ da Eskişehir Tayyare Alayı’nı ziyareti sırasında vermiş olduğu söylevden bir paragraf okuyacağım.Bu söylevdeki şu paragraf bu  büyük insanın ne denli ileri görüşlü olduğunun,inanın ki tek kanıtı değildir.Atatürk bu söylevinde şöyle diyor:

 

GELECEĞİN EN TEHLİKELİ SİLAHI DAİ ARACI DA HİÇ KUŞKUSUZ OLMASIN Kİ UÇAKLARDIR.BİR GÜN İNSANOĞLU UÇAKSIZ DA GÖKLERDE YÜRÜYECEK, GEZEGENLERE GİDECEK,BELKİ DE AY’DAN BİZE MESAJLAR YOLLAYACAKTIR.BU MUCİZENİN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN İKİBİN YILINI BEKLEMEYE GEREK KALMAYACAKTIR.GELİŞEN TEKNOLOJİ BİZE ŞİMDİDEN BUNU MÜJDELİYOR.BİZE TÜRKLÜĞE DÜŞEN GÖREV İSE, BATI’DAN BU KONUDA KALMAMAYI TEMİNDİR.

 

Bilmiyorum bundan yaklaşık 70 yıl önce söylenen bu sözlere ilave edecek bir şey var mı?

Sevgili gençler,

Gelelim bugünün sıkıntılarına;

 

Şimdi size içtenlikle soruyorum;

Şayet Atatürk yaptığı bütün bu devrimleri Milletine armağan etmeseydi, Türk kadını bin bir mücadele ve emekle, uzun yıllar harcayarak haklarını elde etseydi, kendisine 75 yıl önce armağan edilen haklarından  bu denli kolay vazgeçer miydi?

Yoksa

-Ben bir daha ne çarşafın ne de türbanın içine girmeyeceğim diye mücadelemi verirdi?

Millet olarak laiklik ilkesini elde etmek için canımızla,kanımızla mücadele verseydik hurafe ve safsata böylesine güçlenir miydi?

 

Atatürk ezanı Türkçe okutmasaydı da halk:

-Biz Türkçe ezan istiyoruz diye mücadele verip bunda da başarılı olsaydı, bugün camilerimizde Arapça ezan okunur muydu?

 

Mustafa Kemal 1923 yılında bir hocanın sorusu üzerine DİN’i şöyle tarif ediyor:

“DİN” bir kültür mirasıdır.

İnsan topluluklarının örf,adet,ahlak ve tanrıya inanış ve bağlanışları dindir.

Din milli aşk, vatan ve millet sevgisi, ilim,uygarlık, fazilet ve ahlak duygusu aşıladığı müddetçe muhteremdir,kutsaldır.

 

Camilerin birer okul gibi müspet ilim yuvaları olmasını isteyen Atatürk’ten bir ders niteliğinde olan şu anekdotu sizlerle paylaşmak isterim.

 

1932 yılının aralık ayı, günlerden Perşembe. Ankara’da müthiş bir kış vardır.Gecenin karanlığında yağan bembeyaz kar Ankara’yı bir yorgan gibi örtmüştür. Gazi’nin Çankaya’daki Köşkü’nün yemek masası salonun tam ortasında gül ağacından yapılmış diğer sandalye ve koltuklarla tam bir ahenk içindedir.

Gazi’nin sofrasında, yakın arkadaşlarının yanı sıra bazı gazeteciler ve üniversite hocaları vardır. Yemekler yenmiş, ülke sorunları ile ilgili heyecanlı tartışmalar yapılmış, konular enine boyuna konuşulmuş, saatlerinde ilerlemesiyle konu sohbete , muhabbete dönüşmüştür.

Gazi mutludur, yüzü gülmektedir. Nasıl mutlu olmaz,nasıl yüzü gülmez ki? Kurduğu cumhuriyet dokuz yaşına basmış, devrimler bir bir yerine oturmuş,genç ve aydın bir kuşak hızla yetişiyor. Ülke demir ağlarla örülüyor. İşte böyle mutluluk dolu bir gecenin sonlarına doğru,Gazi yanında oturan Salih(Bozok) Bey’ e dönerek sorar.

 

-Çocuk, yarın günlerden ne?

-Cuma,Paşa hazretleri!

-Yarın Hacıbayram Camisi’nde Cuma hutbesini kim okuyacak?

Salih (Bozok) Bey şaşkınlığını saklamaya çalışarak cevap verir:

-Bilemiyorum Paşa Hazretleri.  

-Peki. Şimdi birini gönder caminin hocasını buraya davet edelim misafirimiz olsun.

Saatler gece yarısını geçmiştir. Dışarıda müthiş bir ayaz vardır. O sıralarda Çankaya’dan Ulus’un Karaoğlan semtine yakın bir yerde olan Hacıbayram  Camisine gitmek bir meseledir. Ama emir büyük yerdendir.Salih bey hemen sofradan kalkar, bir araba temin edilir.Hoca bir şekilde Köşk’e getirilir.Hoca efendiyi Köşk’ün kapısında Salih bey karşılar.Hocanın üstünde cüppe,başında takke, gözlerinde uyku mahmurluğu vardır.

Salih Bey hoca efendiye  hoş geldin dedikten sonra:

 

-Hoca Efendi,arzu ederseniz kıyafetinizi değiştirelim.Benim elbiselerim size uyar.Gazi hazretleri’nin huzuruna böyle çıkmasanız iyi  olur der.

Hoca  “Hayır” anlamında başını sallar.Salih bey’de fazla ısrarcı olmaz.Beraberce Gazi’nin sofrasının bulunduğu salona girerler. Mustafa Kemal,Hoca Efendi’yi güler yüzle karşılar,masasına buyur eder ve karşısına oturur.Hocayı tanımaz ama methini daha önceden duymuştur.Aydın ve zeki bir hocadır. Gazi hocaya yakınlık gösterir.Portakal suyu ikram eder.Halini, hatırını,geçimini  sorar.Hoca hayatından memnun olduğunu söyler, sohbet derinleşir.Masadakiler konuşulanları ilgi ile izlerler.Nihayet Gazi Hocaya sormak istediği esas konuya gelir:

-Hoca efendi yarın Cuma.Cuma hutbesinde vatandaşlarımıza neler anlatacaksanız?

Hoca hiç beklemediği bu soru karşısında biraz şaşırır ama belli etmemeğe çalışır.Şaşıran sadece hoca değildir.Sofranın konukları da şaşırırlar.Hoca kendini toparlar ve cevap verir:

-Cennetten,cehennemden bahsedeceğim.

-Güzel.Başka neler anlatacaksınız.

-Günahtan,sevaptan bahsedeceğim.

Hoca efendi zekidir ama Gazi’ de ısrarlıdır.

-Başka neler anlatacaksınız Hoca Efendi?

-Haramdan, helalden bahsedeceğim.

Gazi, Hoca Efendi’den beklediği ve istediği cevabı alamamıştır.

Sofradakilerde Gazi’nin ısrarını anlayamamışlardır.

Salon bir anda sessizliğe bürünmüştür. Hiç kimsede çıt yoktur.

Dışarıda yağan kar taneleri sanki sofranın üzerine düşmektedir.Herkes adeta buz kesilmiştir.

Gazi’yi yakından tanıyanlar, dışarıda esen fırtınanın çok daha fazlasının masanın etrafında ve Hocanın tepesinde eseceğini tahmin ederler.Bu fırtınadan kendilerine de pay düşeceğinin endişesi içindedirler.

Ama yanılırlar.

 

Gazi:

-Hoca Efendi, elbette bunları anlatacaksınız.Halkı hurafe ve safsataya karşı uyaracaksınız.Bu sizin asli göreviniz.Ama bir başka göreviniz daha var ki ,bu sizin ve sizin gibilerin esas görevidir.Savaştan çıkmış olan bu millete anlatacağınız başka şeyler de var.

 

Asırlardan beri,kara cehalet içinde bırakılan bu asil halka gerçekleri ve doğruları anlatmak sizin esas göreviniz olmalıdır.

 

Camiler sadece yatılıp kalkılan yerler değildir. Camiler yalnız dinin değil,siz aydın hocalar sayesinde,doğruların,gerçeklerin,güzelliklerin konuşulup,tartışılıp öğrenildiği ilim ve irfan ocakları olmalıdır. Böyle olmasını da sizler sağlayacaksınız.

 

Binlerce şehidimizin canı pahasına elde ettiğimiz hürriyet ve bağımsızlığımızın,cumhuriyetimizin,el birliği ile elde ettiğimiz devrimlerimizin nimetlerini halkımıza sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak.

Eski harflerin gidip yeni harflerin geldiğini,

Okkanın gidip,kilonun geldiğini,

Arşının gidip, metrenin geldiğini,

Takkenin,cüppenin gidip medeni kıyafetin geldiğini,mecellenin gidip Medeni Kanun’un geldiğini halka sizler anlatmayacaksınız da kimler anlatacak?

 

Hoca dahil herkesin başı öne eğilmiştir.Kimse Mustafa Kemal’in çakmak çakmak yanan gözlerinin içine bakmaya cesaret edememiştir.,Saatler gibi geçen birkaç saniye sonra Hoca Efendi yarı üzgün,yarı mahcup hafifçe başını kaldırır:

 

-Haklısınız Paşa Hazretleri! Der.

Mustafa Kemal’in yüzü tekrar güler:

-Hadi Hoca Efendi, göreyim seni.Cumhuriyetimizin geleceği, devrimlerimizin korunması açısından sizlere büyük görevler düşüyor.

Gazi, Salih Bey’e döner:

-Salih Bey, bu gece Hoca Efendi misafirimiz olacak.Sen ve Ruşen Bey hocamızı cumhuriyetimizin nimetleri hakkında irşat edeceksiniz (aydınlatacaksınız, bilgilendireceksiniz) Hoca Efendi de yarın bu konularda halkı aydınlatacak.Sizlerde yarın Hoca Efendi’yi dilmemeğe gideceksiniz. Başta Hoca, Salih ve Ruşen Beyle salondan çıkarken, Gazi  hocaya sorar:

-Hoca Efendi yarınki hutbenizi bu kıyafetle mi vereceksiniz?

-Evet Paşa Hazretleri.

Gazi bu cevap üzerine Salih Bey’ e şu emri verir:

-Salih Bey, hemen şimdi benim terzime haber verin,acele gelsin.Sizler Hoca’mızı bilgilendirirken,terzide Hoca Efendi’ye güzel bir siyah elbise diksin. Cuma Hutbesi’ne yetişirilsin. Hoca Efendi için bir çift siyah iskarpin ve siyah bir pardösüyü de temin etmeyi unutmayın.

 

O gece sabaha kadar her şey Gazi’nin dediği gibi yapılır.Cuma günü öğle hutbesinde akşam Çankaya Köşkü’nde bulunan bütün misafirler tam kadro halinde camiye hoca efendiyi dinlemeye gelmişlerdir. Hoca yeni ve şık kıyafeti ile minberde gözleri kamaştıracak kadar ilgi çekicidir. Hoca harika bir vaaz verir.Kurtuluş Savaşı’ndan yapılan devrimlerden ve onların nimetlerinden tek tek bahseder.Anlattıkça coşar,coştukça anlatır.Dinleyiciler öylesine etkilenir ki gözyaşları alkışlara karışır.Hocayı herkes içtenlikle kutlar.

 

Bu hoca Sürmeneli Osman Hoca’dır.Atatürk ve devrimlerinin bir numaralı savunucusu olarak ömrünün sonuna kadar görevini yapmıştır. Hoca konu ile ilgili olarak altı vaaz vermiştir. Bunlar 1934’ de “Maarif Yayınları” tarafından küçük bir kitapçık haline getirilmiştir.

 

Gençler,biz bütün devrimleri Atatürk’ten armağan olarak aldık.Bunları elde etmek için hiçbir emek vermediğiniz gibi,inanın pek isteklide olmadık.

 

Bakın sevgili gençler, sizlere son bir örnek vermek isterim.

 

Bugün buraya gelirken, birçoğunuz annenizden veya babanızdan cep harçlığı alarak geldiniz. Belki biriniz 5 lira,bir diğeriniz 50 lira aldınız.Aldığınız paranın miktarı mühim değil.Bu aldığınız harçlığı da bugün bir şekilde harcayacaksınız. Sanırım birkaç istisna dışında hemen hepiniz cebinizdeki parayı harcarken pek uzun boylu düşünmeyeceksiniz. Oysa gün gelip kendiniz para kazanmaya başladığınız da bir kuruşunuzu dahi harcarken bin defa düşüneceksiniz. Çünkü o kazandığınız para, sizin alın terinizin ve emeğinizin karşılığı olduğu için bin defa düşüneceksiniz.

 

İşte bizlerde Yüce Atatürk bir bir devrimleri yapıp bizlere armağan ederken, devrimlerin yapılmasına, gencimizle, yaşlımızla, erkeğimizle, kadınımızla, bir başka değişle varımızla yoğumuzla emeğimiz geçmiş katkımız olmuş olsaydı bugün bu sıkıntıları yaşar mıydık?

 

Veya Atatürk, devrimleri bize armağan etmeseydi de bütün bu yapılan devrimleri kendi emeğimiz ve alın terimiz ile kazansaydık, şüphesiz devrimlerin değerini ve kıymetini çok daha fazla bilirdik. Bunların elden kayıp,gitmesini içimize sindirebilir miydik?

 

Gençler lütfen unutmayın,bir kere daha tekrar ediyorum sizler Türkiye’siniz.Sizler ne kadar uygar olursanız,Türkiye de o kadar uygar olacaktır.

Sayın Müdürüme, Sevgili Öğretmenlerime saygılarımı sunarken siz gençlerin gözlerinden öperim.

 

 

 

S.Eriş Ülger

Y.Mimar/Müh.

Atatürkçü Araştırmacı/Yazar